22 Aralık 2011 Perşembe

NAMUSLU OLMAK NE ZOR ŞEYMİŞ…

"Namuslu olmak, ne zor şeymiş meğer? Bir gün Almanların pabucunu yalayan, ertesi gün İngilizlere takla atan, daha ertesi gün de Amerika`ya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik. Yalnız ve yalnız bir tek milletin önünde secdeye vardık. O da kendi cefakeş milletimizdir.
Meğer ne büyük günah işlemişiz! Kanunlu, kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük. Bugünün itibarlı kişileri gibi kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık. İç ve dış bankalara para yatırmadık, han apartman sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. Bütün kavgamızda kendimiz için hiçbir şey istemedik. Yalnız ve yalnız, bu yurdun bütün yükünü omuzlarında taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik.
Bu ne affedilmez suçmuş meğer! Neredeyse, yoldan geçerken mide uşakları arkamızdan bağıracaklar: “Görüyor musun şu haini! İlle de namuslu kalmak istiyor ve ahengimizi bozuyor…”
Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?"
Sabahattin Ali, 1947'de böyle diyordu...
2011'in bitmesine sayılı günler kaldı, 2012 kapıda...
Peki, şu 65 yılda ne değişti güzel ülkemizde?
Namuslu olmak ve namuslu kalmak hâlâ ne kadar zor bir şey...




6 yorum:

Arzu Sarıyer dedi ki...

"Bir memlekette, namuslular, namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette kurtuluş yoktur” İsmet İnönü
İçinden bir türlü çıkamadığım bir dönemin çelişkiler. Namuslu olmak ve kalmak çok zor olduğu için ,Yok edilen Sabahattin Ali.Faili bulunabilseydi belki bugün ;onlarca namuslu ,cesur oldukları için öldürülen aydınlarımız yaşıyor olacaklardı...

SERDAR ANT dedi ki...

Geçiş dönemlerinin belirleyici unsuru da çelişki değil mi zaten? Onun için “bir memlekette, namuslular, namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette kurtuluş yoktur” diyen Milli Şef’in döneminde katledildi namuslu ve yurtsever aydın Sabahattin Ali… Çünkü 1940’ların ikinci yarısı Türkiye’de karşıdevrimin şahlandığı dönemin başlangıcıdır. Aslında 1938’de Atatürk’ün ölümüyle başlayan süreç, araya İkinci Dünya Savaşı’nın girmesiyle ancak 1945’ten sonra ivme kazanmıştır. Sonuçta devrimci ve toplumcu değerlerle karşıdevrimci ve işbirlikçi tutum arasındaki savaşın başlangıcıdır bu dönem… O savaş bugün de sürüyor..

Mehmet Bilgehan Merki dedi ki...

Biz böyle yazıp çizdikçe birbirimizi mi ya da kendimizi mi aldatıyoruz? Söylüyoruz bir şeyi 60 sene önce ama devran yine aynı devran. Birileri sürekli bildiklerini okuyor, geriye ve hep geriye sarıp duruyoruz. Çok şeyi bilmekte insanın içini acıtıyor. Sürüde bir koyun olup yeyip, içip, dizi syredip yaşamak ne kadar kolay...
Ne diyeyim Ata'mızdan aldığımız emir büyük:
"Hiç durmamak için yola çıkanlar asla yorulmazlar."

aysema dedi ki...

Namussuzlardan nemalananlar çok;bu nedenle yalakalarının sayısı fazla oluyor. Oysa namuslular onların da işini bozuyor; yolunu tıkıyor.
Şener Şen'in "Namuslu" diye bir filmi vardı, hatırlarsanız.

Sabahattin Ali'yi hapisten çıkarıp kaçıyormuş gibi yaptırıp arkadan vurmuşlar. Nice aydınımızı da yok ettiler.
Bozuk Düzen yürüsün diye...

A. Hüsnü Sezgin dedi ki...

Eğer bu meselenin cevabı doğru olarak verilirse, Türkiye Cumhuriyeti, ayağına batıp durmakta olan o büyük dikenden de “nihayet” kurtulmuş olacak!..

Mesele şudur: Bu cumhuriyeti kuran iradenin mahiyeti önemli bir halk kitlesi tarafından anlaşılamamış, bu ülkenin aydın sınıfı da bu "anlaşılmazlığa" bilerek bilmeyerek büyük katkılarda bulunmuştur.

"Sol Fetişizmi"nin Türkiye'ye maliyeti" başlığı ile geçen yıl aynı konuyu, aynı, Sabahatti Ali örneği ile ele almış biri olarak şunu söylemek isterim ki; "Atatürkçü" olduklarını her fırsatta ifade eden okumuş-yazmış pek çok insan, onun kurduğu rejimin mana ve mahiyeti üzerine pek kafa yormaya gerek görmemiş ve Mustafa Kemal'i akıllı, kahraman ve vatansever bir komutan olarak sevip takdir etmekten öte, onun fikir ve düşüncelerini derin bir tahlille ele almak gibi bir ihtiyaç içinde olmamıştır.

Böyle olmasaydı, bu ülkenin rejiminin temelinin “müdafaa-i hukuk”a dayandığı, “Kemalizm”in ise bir ideoloji değil bir “proje” olduğu herkesçe bilinir, bugün, 30’lu yıllarda kalmış bir ideolojiye saplanıp kalmış insanlar olmakla suçlanan(!) Atatürkçü(!) aydınlar da, bunu söyleyen insanlar karşısında duygusal tepkiler vermek yerine bu ülkenin “ideolojisi” hakkında oldukça “net” ve “sağlam” fikirler ortaya koyabilirlerdi.

Daha açık konuşmak gerekirse, ortada “müdafaa-i hukuk” gibi bir ideoloji varken ve bu ideoloji üzerine kafa yormak gerekirken bir kısım aydınımız o günlerde “Sovyet” devrimi ile vücut bulmuş olan “komünizm”e meyletmiş ve ister istemez kendisini “müdafaa-i hukuk”un karşısında bulmuştur. İlerleyen yıllar içerisinde ise ülke içerisindeki mevcut “sol” akımlara karşı bu defa da ortaya (mesela) “Dokuz Işık” doktrini adıyla bir doktrin atılmış ve bir kısım insan da bir müddet bunun arkasından koşmuş, halen de koşmaya devam etmektedir. Yani, bu ülkenin insanları ortada durup duran şu “müdafaa-i hukuk” da nedir diye merak dahi etmemiş ve kendilerine hep yeni idealler arayıp durmuşlardır.

Sadece “okur-yazar” olmanın bile yeni kurulan bu ülkeye hizmet fırsatı sunduğu o yıllarda, “komünist” suçlaması ile cezaevinde yatan Şevket Süreyya (Aydemir), devletin milli eğitiminin ne olmasına dair fikirlerini yazıp, bunları dosyalar halinde cezaevinden Milli Eğitim Bakanlığına yollamak sorumluluğunu içinde hissetmişken, onun bu çalışmalarından etkilenerek ona düşündüklerini hayata geçirme fırsatı veren Mustafa Kemal, Şevket Süreyya vasıtası ile haber yolladığı Nazım Hikmet’ten ise umduğu cevabı alamamış ve akabinde ise Nazım’ın yurtdışına kaçtığı haberi gelmiştir.

"Devrimci Mustafa Kemal Atatürk varken, Türk gençleri neden kendilerine başka önder arıyorlar? Devrimci Atatürk bizim ve tüm mazlum halkların esin kaynağıdır. Büyük bir deha ve komutan olan Kemal Atatürk'ün kıymetini bilin."

Sözleri ile bu “şaşkınlığı” ta Küba’dan gören Castro’ya bu konuda hak vermemek bilmem mümkün mü?

A. Hüsnü Sezgin dedi ki...

Bir diğer çok önemli husus, “sol” aydınların bu milletin “dini” hakkında takındığı tavırdır. Çoğu zaman dine sövmeyi ilericiliğin ve Atatürkçülüğün vazgeçilmez bir koşulu gibi kabul eden bu aydınların takındığı bu küçümseyici ve aşağılayıcı tavrın neticesi ise bugün ortadadır!..

Tayip Erdoğan’ın seçim meydanlarında sürekli buna atıfta bulunarak bunu bir yara gibi kaşıması ve bundan puan alması boşuna mıdır?

Bugün bile, Atatürk’ün resmini ve sözlerini sitelerinin başına koyan kimi “ulusalcı” internet siteleri, sitelerine bir de “din” bölümü açıp, orada malûm bir ismin makale ve görüşlerini yayınlayarak “İslam dini”nin ne kadar boş ve “hafif” bir din olduğunu ispat etmeye, bu konuda deliller(!) sunmaya kendilerini adayabiliyorlar!..

Bırakın mütedeyyin insanları, içki de içse, her türlü muzır işin içinde de bulunsa, iş Allah’a ve Kitab’a laf söylenmeye gelince bir anda nevri dönen bir yapıya sahip olan bir milletin dinine bu kadar rahat laf söyleyerek Atatürkçülük yapmaya kalkmak ve ondan sonra da bu milletin neden kendilerine bir türlü rağbet etmediğine şaşırıp kalmak nasıl bir iştir?

Daha geçenlerde, ULUSAL KANAL’da, Sumerler konusunda çalışmalar yapmış Muazzez İlmiye Çığ’ın Sumer tabletlerini çözerek, orada anlatılan efsaneleri ortaya çıkardığı ve dolayısı ile de dinlerin aslında Sumer efsanelerinden alınmış hikayelerden ibaret olduğunun böylece ortaya çıkmış olduğu, yani Çığ’ın bu anlamda “önemli” bir hizmeti daha yerine getirmiş olduğu “övünçle” anlatılıyordu.

Şimdi, burada şunu diyebilirsiniz: “Bu ülkenin bugünkü hale gelmesinde bu din anlayışının payı büyüktür.” (Ki, öyledir de...) Bunda yadırganacak bir nokta yoktur. Ancak bununla mücadele etmenin yolu dine sövmek ve ona inananları küçümsemek değildir ve bu hata yapılmış ve halen de yapılmaktadır.

Geçen yıl, “Ergenekon” adı ile sürdürülen o malûm davaların bir duruşmasında, “CHP” ile yakın olduğu iddiasından hareketle davaya dahil edilmiş sanıklardan biri, iddianın aksini ispata çalışırken şöyle diyordu:

“Ben CHP’li değilim, hatta şunu da hep söylerim; bugün CHP, 'ben seçimlere katılmıyorum' dese, AKP, mümkün değil bu kadar oy alamaz!..”

Az laf, çok şey dedikleri sanırım bu olsa gerek!..

Şunu da bir düşünün ki, bugün o gitmesini çok istediğimiz AKP, iktidardan düşse yerine kim gelecek?!.. Nohuta kömüre fit olduğu iddia edilen vatandaş bunu sizce görmüyor mu? “Oxford vardı da biz mi okumadık?!..” misali, karşılarına “adam gibi adamlar” çıktı da bu millet oy mu vermedi?!.. Kendinizden pay biçin, sandığa gittiğinizde “evet” mührünü gönül rahatlığı ile basıp, huzur içinde sandık başından ayrılabildiniz mi?

Bu hatırlatmadan maksadım şu ki, şu içinden geçtiğimiz dönemde başımıza gelenler bizler için yeni bir toparlanma ve uyanma süreci olabilirdi. Fakat görünen o ki, böyle bir süreç bile bize gerekli dersler çıkartmak için yetmiyor!.. Daha birkaç ay önce İlk-Kurşun sitesinde, sayın Erol Bilbilik, aynı “Amasya Kongresi” gibi “Milli” bir “kongre” yapılması çağrısında bulundu. Bir çok fikrim uyuşmasa da, sayın Bilbilik’in bu fikrinin en hararetli destekçilerinden biri ben oldum. Lâkin, “valla iyi olur aslında” mealine gelen birkaç cılız okuyucu yorumu dışında, asıl ses vermesi gerekenlerden müspet ya da menfi, nedense ses çıkmadı?!..

“Vatan için kimimiz öldük, kimimiz türkü söyledik” misali, kimimize akşamları internet başında yazıp-çizmek, kimimize de, bu konuda konferanslar vermek, kitap yazmak, tv.lere çıkmak, “şöyle satıldık, böyle katıldık” demek daha cazip gelir oldu. Halbuki, benim sade bir vatandaş olarak bu vatanın gittiği noktayı bilmem için artık daha fazla “konferans” dinlemeye, bu konuda yazılıp duran kitapları alıp, uzun uzun okumaya ihtiyacım yok!.. Artık siyaseten ortaya somut olarak konacak projeler duymaya ihtiyacım var. Ortada her şey var ama bu yok!..

Hülasa, açtığınız konu önemli ve bunun üzerine gitmek ise şu an her şeyden çok daha önemli ve çok daha öncelikli…

Selam ve saygılarımla…