Diyarbakır Bağımsız Milletvekili Leyla Zana, İngilizce yayın yapan Kürt Rudaw adlı internet sitesine konuştu ve “İşin başında özerklik istediğimiz doğrudur; ama bugün Türkiye’deki Kürtler, özerkliğin yetersiz olduğunu düşünüyor. Bana kalırsa Kürtler kendi kaderlerini kendileri tayin etmeliler” dedi. (Vatan, 28.12.2011)
Leyla Zana’nın bu sözleri iki boyutta değerlendirilmelidir.
Birincisi, Zana’nın bu demecinin aslında hiçbir yeni düşünceyi içermediği, ayrılıkçı Kürt milliyetçiliğinin nihai amacına ulaşmak için elde etmeyi amaçladığı bir talebi dillendirdiği açıktır. Ne var ki Zana’nın bu sözleri medya tarafından bu tür sözler sanki ilk defa dile getiriliyormuş havasıyla manşetlere taşındı.
Oysa ayrılıkçı-Kürtçü siyasetçiler bu tür bir niyetleri olduğunu geçmiş yıllarda da defalarca dile getirdiler. Ama “Kürt açılımı” projesinin millete yutturulması için, ayrılıkçı Kürtçülüğün bu hedefi özenle kamuoyundan saklanmaya çalışıldı, verilen demeçler elden geldiğince gözlerden uzak tutuldu, gazetelerin manşetlerinde değil de iç sayfalarında kendine ancak yer bulabildi.
Örneğin kapatılan DTP’nin Genel Başkanı Ahmet Türk, 17 Nisan 2006 tarihinde Radikal gazetesinde yayınlanan kendisiyle yapılmış bir söyleşide şunları söylüyordu:
"AB üyeliği Türkiye'nin demokratikleşmesini getirir. Bu Kürtleri rahatlatır. Demokratik bir Türkiye'den Kürtler de yararlanır. Tartışılacak, çözümlenecek çok sorun var. "Türkiye AB'ye giriyor, mesele bitti" diye de düşünülmemeli.
Kürt sorunu çözülmeyecek. AB üyeliği her şeyi çözseydi Bask ve IRA'yı da çözerdi. İspanya AB'ye girdikten çok uzun süre sonra, diyalog sonucunda verilen bazı haklarla bu noktaya geldi. AB üyeliği Türkiye'nin demokratikleşmesi ve Kürt sorunun demokratik çözümü, Kürtlerin bazı haklarının güvenceye alınması konusunda önemli bir adım, ama yeterli değil."
Dolayısıyla şimdi kimse ne Ahmet Türk’e kızmalı ne de Leyla Zana’ya… Aksine Kürtçü siyasetçiler dürüst ve açıksözlü davranıyorlar, amaçları neyse açık açık dile getiriyorlar: “Ne demokratik özerklik ne AB üyesi olunduğunda demokratik hak ve özgürlüklerin egemen olması bizim için yeterlidir. Bizim istediğimiz kendi kaderini tayin hakkıdır…”
Ne var ki Leyla Zana’nın sözleri tek başına ele alındığında bir yenilik içermese de iktidar partisi AKP’nin bugünkü amaçlarıyla birlikte değerlendirildiğinde yeni gelişmelerin habercisi olarak farklı bir anlam kazanıyor.
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, bütçe görüşmeleri sırasında hükümet adına yaptığı konuşmada “Kürt kimliğinin tanınması çok önemli bir konudur. Bu bir insan hakları konusudur” diyor ve “Hepsi, kim, ne varsa bu topraklar üzerinde kendi kimliğini rahatlıkla söyleyecektir. O kimliğe saygı duyacağız. O kimliğin bütün kültürel haklarını, Anayasal haklarını vereceğiz, tanıyacağız” şeklinde konuşuyordu. (Milliyet, 22.12.2011)
Bülent Arınç, Kürt kimliğinin Anayasal olarak tanımasını bir insan hakları sorunu olarak görebilir, ama ayrılıkçı Kürt milliyetçiliğinin ne geçmişte ne de şimdi “Kürt kimliğinin anayasal olarak tanınması”nı insan hakları boyutu ile sınırlı görmediği, bu talebin daha ileri amaçları olduğu açıktır ve artık bunlar alenen dile getirilmektedir.
Bilindiği gibi, Birleşmiş Milletler “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi” ile “Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi” 4 Haziran 2003 tarihinde TBMM’de AKP ve CHP‘nin oylarıyla kabul edilmiş ve 17 Haziran 2003 tarihinde de o dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından onaylanarak yürürlüğe girmişti. İki sözleşmenin de birinci maddesi “Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar kendi siyasal statülerini serbestçe tayin edebilir ve ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini serbestçe sürdürebilirler” demektedir.
Dolayısıyla son yıllarda ayrılıkçı Kürtçü hareketin Kürt kimliğinin Anayasal olarak tanınmasını talep etmesinin asıl nedeni, Türkiye’nin 2003’te kabul ettiği bu uluslararası yükümlülüğün gereğini yerine getirmesini sağlamak için iç hukukta bir dayanak yaratmak istemesidir. Türkiye Cumhuriyeti Kürt kimliğini anayasal olarak tanıdığında, bu sözleşmeleri imzalamış olmasına dayanarak hem ayrılıkçı Kürtçü hareketten hem de dış dünyadan gelen “o zaman Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkına saygı gösterin ve bunun yaşama geçmesi için gerekli düzenlemeleri yapın” türünden dayatmalara hukuksal olarak karşı koyamayacaktır. Zaten Leyla Zana da yukarıda aktardığımız açıklamasında “Birleşmiş Milletler kararları uyarınca mevcut olan halkların kendi kaderlerini tayin hakkı, aynı zamanda Kürtler için de geçerli” diyerek bu niyetlerini şimdiden ilan etmiştir.
AKP hükümetinin tutumuyla Leyla Zana’nın demecinde somutlaşan ayrılıkçı Kürtçü hareketin hedefinin kesişim noktası ve ortak paydası budur işte… Bülent Arınç’ın ve AKP’nin, bütün bu söylenenler ortadayken kimliklerin anayasal olarak tanınmasına yeşil ışık yakan bir tavır içinde olması gaflet ve dalalet ötesi bir tutumun dışavurumudur.
Leyla Zana’nın son çıkışını; son günlerde kırsal alanda PKK’nın radikal kanadını tasfiyeye yönelik operasyonlar, KCK tutuklamaları, Bülent Arınç’ın bütçe konuşmasında söyledikleri ve Beşir Atalay’ın yeni bir “Habur süreci”nin gündemde olduğuna dair demeciyle beraber değerlendirmek gerekir. Bütün bu gelişmeler, Kürt kimliğini anayasal olarak tanıma adımının hazırlık çalışmalarıdır. Türkiye’nin başına yavaş yavaş bir çorap örülmektedir.

0 yorum:
Yorum Gönder