29 Şubat 2012 Çarşamba

DİK DURUŞ!

RECEP TAYYİP ERDOĞAN: “Gençler bana ‘dik dur, eğilme, bu gençlik seninle’ diye bağırdı. Bugüne kadar hep dik durduk, eğilmedik. Rüku ve secde dışında eğilmedik.”
(28.2.2011 tarihinde TBMM’de AKP Grup toplantısında yaptığı konuşmadan aktaran Sözcü, 29.2.2012)



28 Şubat 2012 Salı

TANZİMAT KAFASI…

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, kurultay zaferleri sonrasında ilk demecini Vatan gazetesine vermiş. Bundan sonraki hedeflerini anlatan Kılıçdaroğlu, “partinin programının yeniden yazılması için talimat verdim” diyor ve şunları söylüyor:
“CHP layık olduğu tüzüğe kavuştu. Şimdi sıra layık olduğumuz parti programına kavuşmaya geldi. 350-400 sayfalık parti programı olmaz. Talimat verdim, arkadaşlarımız parti programını yeniden oluşturmak ve yazmak için çalışmalarına başladılar. Almanya’daki SDP’nin, İngiltere’deki İşçi Partisi’nin ve Kuzey Avrupa ülkelerindeki sosyalist partilerin programlarını getirdik. Şimdi hepsini inceliyoruz. Çok daha kısa ve çok daha net hedefleri olan bir parti programı hazırlayacağız. Bu çalışma tahminen bir yılımızı alacak. Gelecek yıl bu zamanlarda Türkiye’deki entellektüellerin önüne yeni parti program taslağını koymuş olacağız. Örgütümüzün, üniversiteler başta olmak üzere toplumun görüşlerini toplayıp dikkate alacağız.” (Vatan, 28.2.2012)
CHP; yeni kurulmuş, örgütü deneyimsiz, kadroları birikimsiz ve yetersiz, halkla organik bağ kuramamış bir tabela partisi değildir. CHP’nin tarihi Cumhuriyet’ten de eskidir. Kılıçdaroğlu’nun kurultay konuşmasında da vurguladığı gibi CHP, aslında Sivas Kongresi’nde kurulmuştur. Ulusal Bağımsız Savaşı’na önderlik etmiş, Cumhuriyeti kurmuş, devrimlerin öncüsü ve uygulayıcısı olmuş, çok partili yaşama geçilmesinde rol oynamış Türkiye’nin en köklü partisidir. Askeri darbelere rağmen bugüne kadar yaşamını sürdürmüştür.
İşte böyle bir tarihsel geçmişten güç alan CHP’nin, bugün yeni bir program hazırlamak için “Almanya’daki SDP’nin, İngiltere’deki İşçi Partisi’nin ve Kuzey Avrupa ülkelerindeki sosyalist partilerin programlarını” örnek almaya ihtiyacı mı vardır? CHP; Almanya’nın, İngiltere’nin, İskandinav ülkelerinin bir partisi midir, yoksa bir Türkiye partisi mi? Açıktır ki Türkiye’nin koşulları ve sorunları Almanya, İngiltere ya da İskandinav ülkelerinden her açıdan çok farklı ve çok daha köklüdür. O zaman iktidara ve Türkiye’nin sorunlarını çözmeye aday olduğunu iddia eden bir partinin, öncelikle kendi omuzları üzerinde kendi kafasını taşıması, ayağını vatan toprağına basması, yönünü ve hedefini ülke gerçeklerini esas alarak belirlemesi gerekir.
Ne var ki, Kılıçdaroğlu’nun yeni CHP’si için öncelikli olan, Batı Avrupa sosyal demokrat partilerine benzemektir. Yeni CHP’nin programı hazırlanırken, Batı Avrupa sosyal demokrasisinin programları ve hedefleri şablon olarak benimsenecek, Türkiye gerçeği bu şablona göre ele alınacaktır.
Kılıçdaroğlu’nun sözlerinden anlıyoruz ki CHP’nin bugünkü programının en önemli kusuru uzun olmasıdır! Kılıçdaroğlu’na göre “350-400 sayfalık parti programı olmaz.” Mevcut programın uzunluğunun yarattığı belirsizlik ve içerdiği tutarsızlıklara bir itirazım yok. Ne var ki CHP’nin yeni programının, kurultay konuşmalarında vurgulanan ilkeler çerçevesinde şekillenebilmesi ve gerçekten sol bir niteliğe sahip olması, uzunluk ya da kısalık gibi biçimsel özelliklerle değil, içerikle ilgili bir sorundur. Öyle anlaşılıyor ki yeni CHP yönetimi açısından o içeriği belirleyecek olan da Türkiye gerçekleri ve CHP’nin tarihi değil, Batı Avrupa sosyal demokrasisinin çizdiği sınırlardır. Yeni CHP, daha ilk adımda bir “Tanzimat kafası” ile hareket etmektedir. Oysa Kemal Kılıçdaroğlu ve onun gibi düşünenler bu “Tanzimat kafasını” değiştirmedikleri sürece ne CHP’ye ne de Türkiye’ye bir faydaları dokunacaktır.
Daha ilginç olan bir başka nokta da Kemal Kılıçdaroğlu’nun kurultay konuşmalarında ve basına verdiği demeçlerde halk sözcüğünü dilinden düşürmemesine rağmen, aslında çok daha seçkinci (elitist) bir bakış açısına sahip olduğunu gösteren sözler söylemesidir. Yeni programla ilgili çalışmaların tahminen bir yıl süreceğini belirten CHP Genel Başkanı, “Gelecek yıl bu zamanlarda Türkiye’deki entellektüellerin önüne yeni parti program taslağını koymuş olacağız” diyor. İnsan bu sözler karşısında ister istemez soruyor:
Neden “Türkiye’nin entelektüellerinin önüne”?
CHP, halkın partisi değil miydi? En azından artık halkın partisi olmayı amaçladığını ilan etmedi mi? “Kimsesizlerin kimsesi” olduğunu iddia eden bir parti, halk iktidarını kuracağını söyleyen bir siyasi örgüt, iktidara geldiğinden neler yapacağını, nasıl bir Türkiye kuracağını anlatacağı programı için öncelikle Türkiye’nin entelektüellerinin görüşünü mü önemser? Böyle mi oluyor solculuk, bu şekilde mi kurulacak halk iktidarı?
Öyle görünüyor ki bütün o süslü söyleme, atılan parlak nutuklara rağmen, yeni CHP’nin ne ulusal bağımsızlık ve emekten yana sol bir parti olmak ne de halkın söz sahibi olacağı iktidarı kurmak gibi bir amacı vardır. Batı Avrupa sosyal demokrasisinin çizdiği sınırlar içinde hareket edecek, kapitalist emperyalizmin bu sözde “sol” görünüşünden beslenen seçkinci bir siyasal anlayış, Türkiye’ye bir iktidar alternatifi olarak sunulmakta, bu da millete “halkın iktidarını kuracağız” türünden sol bir söylemle yutturulmaya çalışılmaktadır. Medyanın desteğinin de alındığı, bütün televizyon ve gazetelerin bu yönde bir cilalama ve parlatma kampanyasına destek verdiği koşullarda, AKP’de somutlaşan “yeni Osmanlıcılığın” karşısında CHP’de egemen kılınan bir “yeni Tanzimatçılık”, önümüzdeki dönem Türk siyasal yaşamına şekil verecektir.
Türkiye’nin gerçekten emekten yana, yurtsever güçleri birleşerek gerçek bir iktidar alternatifi yaratamazlarsa, Türk halkı daha uzun yıllar emperyalizm patentli bu iki sözde “yeni” oluşum arasında pinpon topu gibi gidip gelecektir ne yazık ki…

25 Şubat 2012 Cumartesi

CUMA SOHBETİ...


Başbakan Erdoğan, 24 Şubat günü cuma namazını İstanbul Çengelköy’deki Yıldırım Beyazıt Camisi’nde kıldı. Başbakan Erdoğan’a Türkiye Futbol Federasyonu Başkanlığı’ndan istifa eden işadamı Mehmet Ali Aydınlar, İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın, oğlu Bilal Erdoğan ve eski Galatasaray Kulübü yöneticisi Haldun Üstünel eşlik etti. Daha sonra caminin avlusuna çıkan Erdoğan, caminin hemen yanında bulunan Üsküdar Anadolu İmam Hatip Lisesi öğrencilerinin, “Türkiye seninle gurur duyuyor” sloganları ve alkışları üzerine, yanlarına kadar giderek parmaklıklar ardından bir süre sohbet edip el salladı. (Hürriyet, 25.2.2012)

20 Şubat 2012 Pazartesi

İMAM CUMHURİYETİ!

Diyanet İşleri Başkanlığı personeli olmak için ne yapmak gerekiyor?
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın web sitesinde yer alan 26 Ocak 2012 tarihli duyuruda “Kur’an kursu öğreticiliği, imam-hatiplik ve müezzin-kayyımlık unvanlarındaki kadrolara ilk defa açıktan, sözleşmeli veya naklen personel alımlarına ve bu kadrolara yapılacak vekaleten atamalara başvuracaklar için” yeterlik yazılı sınavının 11 Mart 2012 tarihinde yapılacağı duyuruluyor ve başvuru için gerekli koşullar sıralanıyor.
Buna göre adayların öncelikle 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 48 inci maddesinin (A) bendindeki genel şartları taşıması ve 25.10.2011 tarihli ve 28095 sayılı mükerrer Resmî Gazete’de yayımlanan Diyanet İşleri Başkanlığı Atama ve Yer Değiştirme Yönetmeliğinde belirtilen ortak niteliğe sahip olması gerekiyor. Bunun dışında kim, hangi dal için başvuruda bulunacaksa, adayın o dalın gerektirdiği niteliklere sahip olması isteniyor.
Yapılan duyuruda “Kur’an kursu öğreticiliği”, “imam-hatiplik” ve “müezzin-kayyımlık” unvanlarındaki kadrolara başvuracak adaylarda aranan nitelikler sıralanmış… Buna göre “Kuran kursu öğreticiliği” ve “imam hatiplik” için başvuran adayların “İmam hatip lisesi veya üstü dini öğrenim mezunu olması” şart koşuluyor. “Müezzin-kayyımlık” için başvuracak adaylar için böyle bir şart yok. Onların lise veya dengi okul mezunu olmaları yeterli… Ama müezzin-kayyımlık için başvuran adayların da hafız olmaları, yani Kuran’ın tamamını ezbere bilmeleri koşulu aranıyor. Tabii erkek olmak ve Kur’an kursu öğreticiliği, imam-hatiplik ve müezzin-kayyımlık yapmaya mani özrü bulunmamak da diğer aranan koşullar…
Kısacası Diyanet İşleri Başkanlığı personeli olabilmek için “İmam hatip lisesi veya üstü dini öğrenim mezunu olmak” ya da Kuran’ı ezbere bilmek, yani hafız olmak zorunludur.
Bu bilgileri, bugün okuduğum bir haberin ne anlama geldiğinin açıklık kazanması için aktarıyorum. Birçok gazetede yer almayan ve Akşam gazetesinin 10. sayfasında kendine ancak yer bulabilen bir haber bu… Haberi aynen aktarıyorum:
“Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan son 8 yılda 4 bin 557 personelin diğer bakanlıklara geçtiğini belirtti. Bozdağ, MHP milletvekili İsmet Büyükataman’ın soru önergesini yanıtlarken şu bilgileri verdi: ‘Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan 1 Ocak 2003- 31 Aralık 2011 tarihleri arasında Milli Eğitim Bakanlığı’na Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni olarak 2 bin 227 personel geçiş yapmıştır. Aynı tarihler arasında ilahiyat alanı dışında fakülte mezunu olup da öğrenim durumu sebebiyle diğer bakanlıklara 2 bin 330 personel geçiş yapmıştır.” (Akşam, 20.2.2012)
Görüldüğü gibi AKP iktidarı döneminde Diyanet İşleri Başkanlığı, devletin diğer bakanlıklarının din eğitiminden geçmiş, diğer bir ifadeyle “İmam Hatip Lisesi veya üstü dini öğrenim mezunu” olan kadrolarla doldurulması için bir atlama tahtası işlevine sahip olmuştur. Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ’ın soru önergesini yanıtlarken verdiği bilgilere göre, 2 330 personel “ilahiyat alanı dışında fakülte mezunu olup da öğrenim durumu sebebiyle diğer bakanlıklara” geçiş yapmışlardır. Ne var ki Diyanet İşleri Başkanlığı personeli olmak için aranan koşullar hatırlanırsa, bu 2 330 personelin çoğunluğunun resmen ilahiyat alanında fakülte mezunu olmasa da hafızlık vb. gibi niteliklerinden ötürü en az İmam Hatip Lisesi ya da İlahiyat Fakültesi mezunları kadar dini öğrenim görmüş sayılabilecekleri açıktır. Sonuçta Diyanet İşleri Başkanlığı, devletin dini eğitimden geçmiş kadrolarla doldurulmasında bir staj yeri işlevi görmektedir.
Ne ilginçtir ki tarikatların siyasetteki etkinliğine, belli cemaatlerin devlet içindeki (özellikle de yargıdaki) örgütlenmesine karşı çıkan kesimlerden, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın oynadığı bu rol konusunda bir eleştiri gelmemektedir.
Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, TBMM’de kendisine yöneltilen soru önergesini yanıtlamak amacıyla bu bilgileri verirken, bir başka AKP’li, AKP Genel Başkan Yardımcısı, Hüseyin Çelik de Türkiye’ye konan deli standardını düzeltmeye çalıştıklarını belirterek “Deliliğin standart olduğu yerde akıllılık sapmadır. Türkiye’de bir deli standardının oturtularak insanlar buna alıştırıldı. Bürokratik cumhuriyetten demokratik cumhuriyete geçmeye çalışıyoruz. Bürokratik cumhuriyet kalsın diyenler var” şeklinde konuşuyordu. (Star, 20.2.2012)
Dindar nesil yetiştirmeyi amaçladıklarını açıkça ilan edenlerin bunu “demokratik cumhuriyet” ambalajıyla yutturmaya çalıştığı günümüz koşullarında Türkiye hızla bir imam cumhuriyeti olmaya doğru yol almaktadır!

17 Şubat 2012 Cuma

“VAZİYET VE MANZARA-İ UMUMİYE”

Mustafa Kemal Atatürk, 1927 yılında CHP Kurultay’ında okuduğu Nutuk’a şu cümleyle başlar:
“1919 senesi Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım. Vaziyet ve manzara-i umumiye: …”
1919’un üzerinden tam 93 yıl geçti. Cumhuriyet’in ve kurucusunun açıktan hedef haline getirildiği günümüzde, 1919’dan 93 yıl sonra “vaziyet ve manzara-i umumiye” (genel durum ve görünüş) nedir peki?
Soruyu yanıtlamak için uzun siyasal, ekonomik, toplumsal çözümlemeler yapacak değilim. Gerçi “görünen köy kılavuz istemez”, ama “vaziyet ve manzara-i umumiye”yi daha da somutlaştırmak için 17 Şubat tarihli Sözcü gazetesinden bazı haber başlıklarını aktarmak sanırım yeteri kadar aydınlatıcı olacaktır.
***
“YÜREĞİ YANAN ŞEHİT AİLESİNE DAVA AÇTILAR.
Cenazeye katılan AKP milletvekiline ‘Şehidimize kelle demeye mi geldin?’ diye bağırdıkları gerekçesiyle 2 yıl hapisleri isteniyor. Polis, protesto için suç duyurusunda bulundu. Savcılık soruşturma başlattı. AKP Genel Başkan yardımcısı Ömer Çelik’e hakaret ettikleri gerekçesiyle şehit yakınlarından 7’si hakkında 2’şer yıl hapis istemiyle dava açıldı.”
***
“APO’YU ELEŞTİREN KİTABA İZİN YOK.
18 yıl PKK’nın dağ kadrosunda bulunan ve şimdi cezaevinde yatan Şemdin Sakık, Apo’nun yaptırdığı infazları yazdı. Bakanlık bandrol vermediği için kitap piyasaya çıkamıyor.”
***
“YORUMCULUK YAPACAĞINA MİLLETVEKİLLİĞİ YAP
Başbakan’dan aldığı izinle, TV’de 150 bin TL aylıkla yorumculuk yapan Hakan Şükür'ün Meclis karnesi zayıf çıktı. Hakan Şükür, Meclis’teki 4 toplantıdan 3’üne, 35 oylamadan 25’ine katılmamış.”
***
“SALTANAT ARABALARININ AYLIK KİRASI 131 BİN TL…
Meclis’teki saltanat arabalarının faturası netleşti. Başkan, yardımcısı, divan üyeleri ve komisyon başkanları için 58 araç kiralanmış. 54’ü Volkswagen Passat, 4’ü de lüks Audi A-6 olan bu saltanat arabaları için milletin cebinden her ay 131 bin TL çıkıyor. TBMM kiraladığı 58 araç için her yıl 1 milyon 580 bin TL kira parası ödüyor.”
***
“BAŞBAKAN’A SKANDAL ZİYARET
Genç Fenerbahçeliler grubunu temsilen Erdoğan’a ‘geçmiş olsun’a giden 4 kişiden 2’sinin adli sicili kabarık çıktı. Adam yaralama, hırsızlık, ve çete kurmaktan sabıkaları varmış”
***
“AKP’Yİ PROTESTO EDEN 500 ÖĞRENCİ CEZAEVİNE KONULDU
İçişleri Bakanı Şahin, son dört yılda 249 öğrencinin gözaltına alındığını açıkladı. CHP İstanbul milletvekili Umut Oran tepki gösterdi: ‘Sayın Bakan’ı ciddiyete davet ediyorum. Gazetelere yansıyan bilgilere göre bugün 500 civarında öğrenci cezaevinde…”
***
“HEPİMİZ 14 YAŞINDA MI SİLAHLI KUVVETLERE SIZDIK?
‘İnternet Andıcı’ iddianamesinde Başbuğ için 'TSK’nın içine sızdırılmış Ergenekon üyesi' denilmişti. Aynı davada yargılanan Yüzbaşı Hasan Ataman Yıldırım, mahkemeye bu soruyu sordu.”
***
“BDP’Lİ BAŞKANIN EVİNDEN ADETA BİR CEPHANELİK ÇIKTI.
Mardin’de polis ekipleri Belediye Başkan Yardımcısı Saliha Cadabak’ın Nusaybin’deki evine önceki akşam operasyon düzenledi. Cadabak'ın evinin bahçesinde yapılan aramada saplar arasına gizlenmiş 2-2,5 kilo ağırlığında 3 zaman ayarlı bomba bulundu. Evde PKK’ya ait örgütsel dokümanların ele geçirildiği belirtildi. Cadabak ile kardeşi Derviş Cadabak gözaltına alındı.”
***
“KAMU İHALE KURUMU’NDA 1 MİLYAR LİRALIK VURGUN İDDİASI
Kamu ihalelerindeki usulsüzlükleri soruşturmakla görevli Kamu İhale Kurumu’nda 100 ihalede 1 milyar liralık vurgun tespit edildiği iddia edildi. İncelemeler sonucunda işadamlarının KİK raportörlerine yüksek paraların yanında aralarında takım elbise, saat ve cep telefonun da yer aldığı hediyeler verdikleri öne sürüldü. Kurum'un 3 yöneticisi gözaltına alındı.”
***
“N.Ç DAVASINDA BİR UTANÇ DAHA YAŞANDI.
Mardin’de 13 yaşındayken 26 kişinin tecavüzüne uğrayan N.Ç’yle ilgili mahkemenin ‘rızasıyla birlikte oldu’ yönündeki kararının ardından, bir utanç daha ortaya çıktı. Sanıklardan Derik Belediyesi’nde memur olan Şeyhdavut O. Hakkında hiçbir idari soruşturma açılmadığı ve aynı görevinde çalışmaya devam ettiği ortaya çıktı.”
***
“VATAN HAİNLİĞİNDEN ASILAN İSKİLİPLİ ATIF’A ANIT MEZAR
AKP’li İskilip Belediyesi, Atatürk’e ve şapka devrimine karşı geldiği için idam edilen İskilipli Atıf Hoca için görkemli bir anıt mezar yaptırıyor.”
***
“BOĞAZ’DA YALI VE KÖŞK SATIYOR
Sothbey’s International Reality Türkiye Genel Müdürü Arman Özver, İstanbul Boğazı yakalarında gerçek anlamda 60’a yakın yalı olduğu ve yalıların satışı konusunda çalışmalar yaptıklarını söyledi. Arman Özver, ‘Yalı fiyatları metrekare fiyatları 10 bin dolardan başlıyor. 100 milyon dolara kadar yalı var’ dedi.”
***
Mustafa Kemal Paşa’nın 19 Mayıs 1919’da “ya istiklal ya ölüm” diyerek Samsun’a çıkıp Ulusal Bağımsızlık Savaşı’nı başlatmasından 93 yıl sonra, “ileri demokrasi” ülkesi Türkiye’de “vaziyet ve manzara-i umumiye” böyle işte…

15 Şubat 2012 Çarşamba

HEPİMİZ…

Hepimiz Hrantız!
Hepimiz Ermeniyiz!
Hepimiz Mumcuyuz!
Hepimiz Aziz Yıldırımız!
Hepimiz Mustafa Kemaliz!

Artık günümüzün modası bu “hepimiz…” çeşitlemeleri…
Hepimiz şuyuz, buyuz, şöyleyiz, böyleyiz de acaba hepimiz eşit miyiz?
Gerçi ülkenin bir ucu Pakistan koşullarında yaşarken diğer ucunda dolar milyonerleri fink atıyor. Ama hepimiz “eşitiz” tabii…
İnsanlar Van’da depremden aylar sonra bile kara kışın soğuğunda çadırlarda yaşam savaşı verirken, bizler sıcak evlerimizde televizyonun karşısında ayaklarımızı uzatıp “Fatmagül’ün Suçu Ne?” sorusuna yanıt arıyor ve “Hayat Devam Ediyor” diyor olsak da hepimiz “eşitiz” tabii…
Milletin vekilini koyduk bir kenara, o vekilin danışmanı ve sekreteri bile bir öğretmenin neredeyse iki katı maaş alıyor ve o vekil ise yaklaşık bir düzine asgari ücretlinin toplam maaşından daha çok parayı her ay tek başına cebine indiriyorsa, hepimiz “eşitiz” tabii…
Zenginin çocuğu özel okulda eğitim alırken, yoksulun evladı devlet okullarında 50-60 kişilik sınıflarda balık istifi sözde “öğrenim” görüyorsa, hepimiz “eşitiz” tabii…
Parası olanın askerlikten kurtulduğu, parası olanın özel okulda, üniversitede okuduğu, parası olanın özel hastanede tedavi gördüğü, parası olanın özel sigorta yaptırabildiği, kısacası parası olanın birçok güzel “özel”likten faydalanabildiği bir ülkede hepimiz “eşitiz” tabii…
Hem Anayasamız da “eşit” olduğumuzu söylemiyor mu zaten? 10. madde aynen şöyle diyor:
“Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.”
Demek ki neymiş?
Dili, ırkı, rengi, cinsiyeti, siyasi düşüncesi, felsefi inancı, dini, mezhebi ne olursa olsun herkes kanun önünde eşitmiş! Ben söylemiyorum, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası söylüyor. Hani milletvekillerimizin göreve başlamadan önce “büyük Türk milleti önünde”,sadakatten ayrılmayacağıma…” diyerek “namus” ve “şeref” üzerine ant içtikleri Anayasamız var ya, işte o anayasanın 10. maddesi aynen bunları diyor. ‘Hepimiz kanun önünde eşitiz’ diyor anayasamız…
Ama bir savcı herhangi bir milletvekili hakkında dava açmak için izin almak zorunda… TBMM’de bekleyen fezlekelerin sayısını bilen beri gelsin! Güzel ülkemde “kanun önünde eşit” olmak böyle bir şey işte…
Anayasaya göre hepimiz “kanun önünde” eşitiz, ama milletvekilleri daha “eşit”… Çünkü sıradan vatandaş bir suç işlediğinde hiçbir savcı dava açmak için o kişinin, örneğin aile büyüklerinden ya da patronundan izin istemiyor. Böyle bir imtiyaza, “hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz” tanınmayan(!) Türkiye’de sadece milletvekilleri sahip… Çünkü onlar dokunulmaz! Sıradan vatandaşa dokunabilen kanun, ne ilginçtir ki onun vekiline dokunamıyor.
Ne var ki milletvekilleri artık bu imtiyaz tekelini kaybediyorlar. MİT Kanunun 26. maddesinde yapılacak bir değişiklikle MİT mensuplarının veya özel bir görevi ifa etmek üzere Başbakan tarafından görevlendirilen kişilerin; görevlerini yerine getirirken, görevin niteliğinden doğan veya görevin ifası sırasında işledikleri iddia olunan suçlar sebebiyle haklarında soruşturma yapılması Başbakanın iznine bağlı olacak. Böylece “MİT mensupları veya özel bir görevi ifa etmek üzere Başbakan tarafından görevlendirilen kişiler” de aynen milletvekilleri gibi kanun önünde “daha eşit” hale gelecekler. Artık bu kişiler hakkında soruşturma yapmak isteyen bir savcı önce Başbakan’dan izin almak zorunda olacak.
Hadi MİT’i bir dereceye kadar anladık. Devletin istihbarat teşkilatının en azından bir kanunu var, bu kurumun başındaki bürokratın görev ve sorumlulukları belli… İyi de “özel bir görevi ifa etmek üzere Başbakan tarafından görevlendirilen kişiler” kimler? Bu “özel görev” nasıl bir özelliğe sahip? Başbakan’ın kimleri, hangi amaçla, ne yetkilerle görevlendirileceği belli mi?
Hukukun üstünlüğünün geçerli olduğu iddia edilen “demokratik hukuk devleti” Türkiye’nin Başbakanı, bu değişiklikle hukukun üstüne çıkmakla kalmayacak, “özel bir görevi ifa etmek” amacıyla görevlendireceği kişiler aracılığıyla denetlenemez bir güce de kavuşacak. “İleri demokrasi” de böyle bir şey işte…
Hepimiz şuyuz, hepimiz buyuz, hepimiz şöyleyiz, böyleyiz vs… Sonuçta “ileri demokrasi” diye millete yutturulmaya çalışılan bu kerameti kendinden menkul malum rejimi susup benimsersek eğer, işte o zaman hepimiz su katılmamış birer aptal olduğumuzu tescil etmiş olacağız.

11 Şubat 2012 Cumartesi

24 Ocak 2012 Salı

GÜVERCİNİN KANATLARI ...

“Barış aşı ocakta
Özgür çocuk kucakta
Bir güvercin vuruldu 
24 Ocak’ta
Kanatları yere düştü…”
UĞUR MUMCU
(1942 – 1993)

21 Ocak 2012 Cumartesi

UNUTTURULAN ATATÜRK...

Atatürkçülük ne demektir?
Atatürkçülük, kısaca ulusal bağımsızlık ve ulusal onur demektir. Atatürkçülük, özetle antiemperyalist bir kurtuluş savaşını başlatan ve sürdüren bir eylem ve öğretidir.
- Amacımız , ulusal sınırlarımız içinde toprak bütünlüğümüzü ve ulusal tam bağımsızlığımızı sağlamaktır. Buna engel olmak üzere karşımıza çıkacak kuvvet, kim ve ne olursa olsun hiç duraksamadan çarpışırız ve başarı kazanırız. Bu konuda karar ve inancımız kesindir.
Atatürkçülüğü, "tam bağımsızlık" inancından ayırmanın ve çok yönlü uluslararası ipotekleri "Atatürkçülük" adına savunmanın hiç olanağı yoktur. Kurtuluş Savaşı'nın başlarında Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bütün programlarına dayanağı, şu iki temeldir: Tam bağımsızlık, kayıtsız koşulsuz ulusal egemenlik!..
- Tam bağımsızlık demek, elbette, siyaset, maliye, iktisat, adalet, askerlik, kültür gibi her alanda tam bağımsızlık ve özgürlük demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulusun ve ülkenin gerçek anlamı ile bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir. Biz, bunu sağlamadan ve elde etmeden başarıya ve esenliğe erişeceğimiz kanısında değiliz...
İşte Atatürk budur, işte "Atatürkçülük" budur...
Kurtuluş Savaşı, kökeninde "antiemperyalist" ve "antikapitalist" düşüncelerin kutsal harcını taşır:
- Biz bu hakkımızı saklı tutmak, bağımsızlığımızı emin bulundurmak için genel kurulumuzca, ulusal kurulumuzca bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı kavga vermeyi uygun gören bir yolu izleyen insanlarız.
Bu sözleri söyleyen ve her adımında ulusal bağımsızlığı, devrimci ve ilerici bir dünya görüşü ile sağlayıp pekiştiren Atatürk'ü bugün içine itildiğimiz ekonomik tutsaklığın temeli ve adı gibi görmek, Atatürk'e ve Atatürkçülüğe karşı yapılabilecek en ağır ve de en sinsi saldırıdır.
Atatürkçülük bağımsızlık demektir, Atatürkçülük ulusal onur demektir, Atatürkçülük devrimcilik demektir. Kurtuluş Savaşımızın ve ulusal devrimlerimizin önderi Mustafa Kemal, bugünkü emperyalist ilişkileri daha o günden görmekteydi:
- Karşılıklı güvenlik ve esenlik, bütün dünya uluslarının üzerinde titremesi gereken bir mutluluk ilkesidir. Ancak bu ilke bütün uluslar için gerçekleşmedikçe, genel bir barışma sağlamaktan çok, sömürülmek istenen birtakım uluslara karşı, bir takım güçlü ulusların yeni davranış ve ayrıcalıklar kazanmasını sağlamak niteliğinde görülse yeridir. Hele uluslararası silah alışverişinin, birtakım ulusların denetimi altında tutulmasını sağlayacak önlemlerin alınması bu kuşkuyu artırmaktadır...
Unutturulan, unutturulmak istenen Atatürk ve Atatürkçülük budur! Televizyon ekranlarında Türk halkına tanıtılmayan, anımsatılmayan sözler de işte bu sözlerdir:
- Biz Batı emperyalistlerine karşı yalnız kurtuluş ve bağımsızlığımızı korumakla yetinmiyoruz. Aynı zamanda Batı emperyalistlerin güçleri ve bilinen her aracı ile Türk ulusunu emperyalizme araç yapmak istemelerine engel oluyoruz. Böylece bütün insanlığa hizmet ettiğimiz kanısındayız...
"Ezilen uluslar bir gün ezen ulusları yok edeceklerdir" diyen Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü, yeniden ezilen ulusların, Asya ve Afrika halklarının bayrağı yapmak, biz Atatürkçülerin, biz devrimcilerin namus borçlarıdır.
- Bütün dünya bilsin ki benim için tek yanlılık vardır. Cumhuriyet yanlılığı, düşünsel ve sosyal devrim yanlılığı...
Atatürk'ün bütün dünyaya duyurduğu bu ilerici ve devrimci düşünceleri ne yazık ki, ülkeyi Atatürk'ten sonra yöneten, yönettiğini sanan politikacılar eliyle hançerlendi ve Atatürk, gerçek nitelikleri ile değil, beylik anma törenlerinin donmuş kalıpları olarak tanıtılmak ve benzetilmek istendi.
Atatürk'ü hiç olmazsa bu yıl, gerçek nitelikleri ile tanıtabilirsek, geçmiş dönemlerin ihanetleri bir ölçüde unutulmuş olur. Kurtuluş Savaşı'nın yüce önderini "Atatürk Yılı"nda inançla selamlıyoruz:
Hoş gelişler ola Mustafa Kemal Paşa...

UĞUR MUMCU
(Cumhuriyet, 6 Ocak 1981)

19 Ocak 2012 Perşembe

STALİN’İN “GİZLİ AİLE ARŞİVİ”…

Naziler Stalin’in oğlunu nasıl sorguladı?
Sorunun yanıtını merak edenler, Mehmet Perinçek’in 19 Ocak tarihli Aydınlık gazetesindeki yazısını okuyabilirler. Bugün Aydınlık gazetesinde yayınlanmaya başlayan “Gizli Aile Arşivini Açıyorum” başlıklı yazı dizisinin ilk bölümünde Mehmet Perinçek bu sorunun yanıtını vermeye çalışıyor. Türkiye’nin ve dünyanın gündeminde başka irdelenecek gelişme, ele alınıp üzerinde görüş bildirilecek başka konu kalmadı sanki! İşte bu yüzden Aydınlık ve Mehmet Perinçek, Stalin’in oğlunun Naziler tarafından nasıl sorgulandığını çok daha önemli görmüş olacaklar ki bu konuya yarım sayfadan fazla yer ayıran bir yazı yayınlanmış gazetede… Önümüzdeki günlerde de arkası gelecektir elbette…
“Geçtiğimiz Kasım ayının sonunda Stalin’in kızının ölmesi ve hemen ertesi günü (28 Kasım) Aydınlık’ta Ercan Dolapçı’nın Stalin’in oğlunun Naziler tarafından kurşuna diziliş hikâyesine değinmesinin ardından 5-6 senedir elimde bulunan Stalin’in aile arşivini açmaya karar verdiğimi bu köşede yazmıştım. Bugün Stalin’in oğlunun Naziler tarafından sorgulanmasının tutanakları ve öldürülmesiyle ilgili ayrıntıların yer aldığı ‘çok gizli’ raporlarla başlıyoruz” diyor Mehmet Perinçek…
Yukarıdaki giriş cümlesini okurken gözüm Mehmet Perinçek’in köşesinin başlığına takıldı. “Dün Bugün Yarın” başlıklı köşenin hemen altında “Silivri 2’Nolu Cezaevi F-9” yazıyor! Diğer bir ifadeyle Mehmet Perinçek, bu yazıyı Silivri Cezaevi’nde yazmış!
İyi de Stalin’in “Gizli Aile Arşivi”ni de Silivri Cezaevi’nde mi açıyor Mehmet Perinçek? Yazının konusu Mehmet Perinçek’in kişisel yaşamıyla ilgili özel şeyler değil ki… İddiaya göre bu bir “gizli arşiv” ve açıklanan da “çok gizli raporlar”! Herhalde Mehmet Perinçek, cezaevine giderken “nasılsa içeride bol bol vaktim olacak. O zaman Stalin’in şu ‘gizli aile arşivi’ni de yanıma alayım bari... Arşivdeki çok gizli raporları oradan açıklarım” falan diye düşünmüş olsa gerek… Tabii Silivri Cezaevi yönetimi de çok “demokrat” olduğundan ve bu tarihi belgelerin gün ışığına çıkmasını herkesten çok istediğinden bu “gizli arşiv”in cezaevine sokulmasına ve bu “çok gizli” raporların açıklanmasına karşı çıkmamış. Hele ki bu arşiv bir de Stalin’le ilgiliyse ve açıklanan belgeler Rusça ise, neden karşı çıksınlar ki!
Ya da Mehmet Perinçek bu “gizli arşivi” ve “çok gizli raporları” daha sonra cezaevine getirtmiş, tabii cezaevi yönetimi de “canım tarih bilimine bizim de bir katkımız olsun. Hem Stalin’in gizli aile arşivinde neler olduğunu çok merak ediyorduk” diye düşünerek bu “çok gizli” raporların yer aldığı “gizli arşiv”in cezaevine sokulmasına izin vermiştir!
Bu olasılıklar ne derece akla yatkındır, bunu okuyucunun takdirine bırakıyorum. Ama bana daha mantıklı gelen bir olasılık daha var ki o da Aydınlık gazetesinde yayınlanan bu yazının Mehmet Perinçek tarafından yazılmadığıdır. Stalin’in “gizli aile arşivi” ve bu arşivde yer alan “çok gizli” raporların fotokopileri şu anda Aydınlık gazetesinde ya da Perinçek ailesinin elinde olabilir. Ama bu Rusça, fotokopi belgelerin Silivri cezaevine sokulmasına izin verildiği bana pek akla yakın bir ihtimal olarak görünmüyor. Bu durumda ya bu iş cezaevi yönetiminden gizli olarak yapılmıştır ya da bahse konu yazıyı (ve yazı dizisini) dışarda başka biri yazmış ve Aydınlık da Mehmet Perinçek adı altında yayınlamaya başlamıştır. Eğer bu olasılık doğruysa, “bilim adamlığı” ve “araştırmacılığın” nasıl yapıldığını da öğrenmiş oluyoruz böylece…
Ama bütün bu söylenenlerin bir geçerliliği yok ise, diğer bir ifadeyle Aydınlık’ta yayınlanmaya başlayan yazı dizisi bizzat Mehmet Perinçek tarafından, Silivri 2’nolu Cezaevi F-9 koğuşunda, Rusça “çok gizli” arşiv belgelerinin fotokopilerine dayanarak yazılmışsa, o zaman kimse Silivri Cezaevindeki koşullardan yakınmasın!
Aydınlık’ta yayınlanmaya başlayan yazı dizisinin kimin tarafından kaleme alındığı tartışması bir yana, bu açıklanan belgelerin gerçekten “çok gizli” olduğu da kuşkuludur. Şöyle diyor Perinçek:
“…Esir düştükten iki gün sonra 18 Temmuz 1941’de Almanlar tarafından sorgulanan Yakov’la (Stalin’in oğlu) ilgili tutanaklar, savaştan sonra Ruslar tarafından Alman Hava Kuvvetleri Bakanlığı’nın arşivinde bulunmuştur. Belgelerin orjinali, 31 Ocak 1946’da Stalin’e gönderilmiştir. 32 sayfalık Almanca tutanağın orjinali, Rusya Federasyonu Devlet Başkanlığı Arşivi’nde (APRF) fond 45, liste 1, dosya 1554, yaprak 8-39, onaylı Rusça çevirisi ise yaprak 40-73 kayıtlarıyla saklanmaktadır.”
Eğer verilen bu bilgiler doğruysa, o zaman ortada “gizli arşiv” ve “gizli rapor” falan yok demektir! Bahsedilen belgeler zaten yıllar önce Rusya Federasyonu Devlet Başkanlığı tarafından tasnif edilerek bütün araştırmacıların kullanımına açılmıştır. İsteyen her araştırmacı, uygun şekilde başvurup izin alarak bu arşive ve belgelere ulaşır ve incelemesini yapabilir. Yok, eğer bu arşiv herkese açık değilse, o zaman Mehmet Perinçek bu kayıtlara kimi özel kanallardan ya da belli bağlantıların yardımıyla ulaşmış demektir ki asıl açıklanması gereken “gizli” yön de budur.
Sonuçta Türkiye bir yandan bölünme tehditleri, diğer yandan ekonomik krizin yarattığı bir çöküş riski, öte yandan da İran’a yönelik bir saldırıda atlama tahtası olarak kullanılma tehlikesiyle karşı karşıyayken, sanki çok önemliymiş gibi Stalin’in oğlunun Naziler tarafından nasıl sorgulandığı konusuyla uğraşmak, üstelik bu gereksiz işi “gizli aile arşivini açıklıyorum”, “çok gizli raporlarla başlıyoruz” şeklinde bir sır perdesine büründürerek yapmak bilim adamlığı ya da araştırmacılık değil, olsa olsa pazarlamacılıktır! Bugün en az ihtiyaç duyduğumuz şey ise, ne mal olduğu yıllar önce ortaya çıkmış Stalin’in yeniden cilalanarak pazarlanmasıdır.

16 Ocak 2012 Pazartesi

ULUSAL KANAL’DA “NAZLI” DEĞERLENDİRMELER…


İşçi Partisi’ni ve Ulusal Kanal’ı eleştirdiğim için son birkaç yılda hakkımda söylenmedik yalan, atılmadık iftira kalmadı. “Fetullahçı” da dendi, “F-Tipi” de! “CIA’dan para alarak yazan kişi” de oldum, “sol sapma” da, “Gladyocu” da… "Şıh" diyen zibidiler de çıktı, "ajan" olduğumu ima eden soysuzlar da... 
Sonuçta ben bile şaşırdım kaldım, "ulan" dedim kendi kendime, "ben neymişim!"
Kısacası yalanın bini bir para…
Ama bugün bir baktım ki NAZLI ILICAK ULUSAL KANAL’DA GÜNDEMDEKİ KONULARI DEĞERLENDİRECEKMİŞ!
(http://www.ulusalkanal.com.tr/medya/nazli-ilicak-ulusal-kanalda-h452.html)
Eh bu günleri de gördüm ya, ölsem de gam yemem artık!
Kimdir Nazlı Ilıcak?
Soru mu şimdi bu?
Hanımefendinin tarife ihtiyacı var mı sanki?
Ama Nazlı Hanımefendi’nin diğer bütün sıfatlarına bir tane daha eklendi artık:
Ulusal Kanal yorumcusu!
Ulusal Kanal’ın yurtsever izleyicileri, Türkiye gündemindeki konuları nasıl değerlendireceklerini bilmedikleri için Nazlı Ilıcak onlara yol gösterecek şimdi! Yorumlarıyla bizi irşat edecek hamdolsun!
Şimdi gündemde iki soru var:
Birincisi, Nazlı Ilıcak Aydınlık’ta ne zaman yazacak?
İkincisi de herhangi bir İşçi Partisi yöneticisi ya da Aydınlık yazarı SAMANYOLU TV’de ne zaman gündemi değerlendirecek?
Olmaz olmaz demeyin, burası Türkiye, burada her şey olur!
Hatta yarın Nazlı Hanım, "Ulusal Kanal gönüllüsü" bile olur!

13 Ocak 2012 Cuma

VASİYET!

"Devlet demek hürriyet demektir, dimdik ayakta durup, kimsenin boyunduruğu altına girmemek demektir. Bağımsızlığınızdan asla vazgeçmeyin'' 



RAUF DENKTAŞ
(27 Ocak 1924- 13 Ocak 2012)

MİLLETVEKİLLİĞİ HAKAN ŞÜKÜR’ÜN GERÇEK HOBİSİ Mİ?

AKP İstanbul Milletvekili Hakan Şükür, bir özel televizyon kanalında futbol yorumculuğu yapmasıyla ilgili olarak, "En iyi bildiğim işi hobi olarak, zevk olarak yapıyorum. Başka bir ticari kaynağım yok" açıklamasını yapmış!
Basında yer alan iddialara göre Hakan Şükür, Lig TV'yle aylık 150 bin liraya anlaşmış. Böylece 5 ay yorumculuk yapacak olan AKP milletvekili Hakan Şükür, 'hobim' dediği yorumculuktan sezon sonuna kadar 750 bin lira kazanacakmış! (Vatan, 13.1.2012)
Gazeteciler de oturup hesaplamışlar. Milletvekili maaşının 11 bin 500 lira olduğu düşünüldüğünde, Hakan Şükür’ün hobisinden kazandığı aylık, maaşını 13'e katlıyor! Allah bin bereket versin, 4 yıl süreyle milletvekilliği yapacak Hakan Şükür'ün bu sürede alacağı maaşın toplamı 552 bin lira olacak, ama bu rakam bile, Lig TV'den 5 ay için alacağı 'yorumculuk' ücretinin altında kalacak!
Herhalde Hakan Şükür, her gece yatmadan önce LİG TV’ye şükrediyordur!
Futbol yorumculuğunun hobisi olduğunu söylüyor Hakan Şükür…
Peki nedir hobi?
Hangi sözlüğe bakarsan bak, hepsi hobi için aşağı yukarı aynı tanımı veriyor:
“Her zamanki uğraşlarının dışında yer alan dinlendirici bir merak veya işlem; severek yapılan bir iş, bir vakit geçirme yolu…” (Meydan Larousse)
Boş zamanlarda severek yapılan dinlendirici iş, uğraş, düşkü…” (TDK)
Bu durumda Hakan Şükür, özel bir televizyon kanalında futbol yorumculuğunu hobi olarak yapıyorsa, o zaman neden ayda 150 bin TL maaş alıyor?
Hakan Şükür için futbol yorumculuğu bir vakit geçirme yolu, bir eğlence midir?
Acaba o televizyon kanalında futbol yorumculuğu yaparak vakit geçirsin, eğlensin diye mi ayda 150 bin TL maaş veriyorlar Hakan Şükür’e? Herhalde yorumculuk yaptığı televizyon kanalının izleyicilerini eğlendirmek için ayda 150 bin TL aldığını iddia etmeyecektir!
Hakan Şükür milletvekilli olmasından ötürü aldığı maaşın tam 13 katını futbol yorumculuğundan alacaksa, acaba gerçek hobisi hangisidir?
Futbol yorumculuğu mu? 
Milletvekilliği mi?

12 Ocak 2012 Perşembe

ULUSAL KANAL’DA KEMAL DERVİŞ AÇILIMI…

12 Ocak tarihli Aydınlık gazetesinin Medya-Basın sayfasında küçük bir ilan yayınlandı. Ulusal Kanal’daki bir programın ilanı bu… “Nurzen Amuran’la Dosya” isimli program, 12 Ocak günü akşam saat 21:00’de Ulusal Kanal ekranlarında olacakmış. Bu haftaki Dosya’nın konusu, “Türkiye Ekonomisinin Geleceği”… Programın konukları da MHP Ankara Milletvekili Prof. Dr. Özcan Yeniçeri ve CHP Genel Başkan Yardımcısı Faik Öztrak
Herhalde bu iki milletvekili, “Türkiye Ekonomisinin Geleceği” konusunda öngörülerde bulunacak, mevcut risk ve fırsatlar konusunda kamuoyunu aydınlatacak ve iktidarın politikalarını eleştirip partilerinin ekonomi politikalarını anlatacaklar. Ulusal Kanal izleyicileri de böylece ekonomik gidişat hakkında bilgilenmiş olacaklar! Sonuçta Ulusal Kanal da sorumlu ve yurtsever yayıncılığın gereğini yerine getirmiş olacak, öyle mi?
MHP Ankara milletvekili Özcan Yeniçeri’nin Ulusal Kanal’daki bir programa konuk olmasına hiçbir itirazım yok. Ama ya CHP Genel Başkan Yardımcısı Faik Öztrak?
Ulusal Kanal izleyicileri ve Türk halkı, Faik Öztrak’tan neyi öğrenecek, onun ekonomi konusundaki hangi görüşünü dikkate alarak aydınlanacak ve fayda sağlayacak? Faik Öztrak, bugüne kadar ulusun ve emekçinin yararına hangi politikaların savunucusu ve uygulayıcısı oldu ki şimdi ekonominin geleceği hakkındaki görüşleriyle milleti bilgilendirecek?
Eğer illaki siyasilerin katılması gerekiyorsa böyle bir programa davet edilebilecek, uzmanlık alanı ekonomi olan birçok başka CHP milletvekili var. Ama Ulusal Kanal ya da bu programın yapımcısı her ne hikmetse Faik Öztrak’ı davet etmiş! Böyle bir tercihin esas nedeni de Faik Öztrak’ın CHP’nin “Ekonomi Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı” olması sanırım.
Ne var ki Faik Öztrak, sadece CHP’nin Ekonomi Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı değil. Aynı zamanda Kemal Derviş politikalarının yaman bir takipçisi… 2001 yılında yaşanan ekonomik krizden sonra ekonomi yönetimine gelen yeni ekip içinde yer alıp Hazine Müsteşarlığı görevine atanan Faik Öztrak, bu dönemde uygulanmaya başlanan Kemal Derviş’in “Türkiye'nin Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”nın hazırlanmasında, uygulanmasında ve uluslararası kuruluşlarla müzakeresinde bürokrasi içinde en üst seviyede koordinasyon görevini üstlenen biriydi. Kısacası Faik Öztrak, bugün Türkiye ekonomisinin bu halde olmasının birinci derecede sorumlusu olan bir ekibin üyesi ve bu ekonomi anlayışının uygulayıcısı ve temsilcisidir. Ve bu akşam da Ulusal Kanal ekranlarında ekonominin geleceği hakkındaki görüşleriyle izleyiciyi aydınlatacaktır!
Faik Öztrak’ın da hazırlanmasında, uygulanmasında ve uluslararası kuruluşlarla müzakeresinde bürokrasi içinde en üst seviyede koordinasyon görevini üstlendiği, Kemal Derviş’in “Türkiye'nin Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” nasıl bir Türkiye tablosu çıkardı ortaya peki?
Bu soruyu CHP’nin geçtiğimiz nisan ayı içinde, Faik Öztrak tarafından açıklanan Ulusal Ekonomi Stratejisi’nden birkaç veri aktararak yanıtlamaya çalışalım… Öztrak, 2011 yılı Nisan ayında CHP’nin Ulusal Ekonomi Stratejisi’ni açıklarken yaptığı sunumda, Türkiye ekonomisini iki döneme ayırarak bir karşılaştırma yapıyor ve 1946-2002 dönemindeki gelişmeler ile AKP iktidarı dönemindeki gelişmeler arasındaki farkı vurguluyordu.
Buna göre GSYH büyüme hızı 1946-2002 döneminde ortalama yüzde 5 iken, 2002-2010 arasını kapsayan AKP iktidarı döneminde yüzde 4,8’e düşmüştü. Yine 1946-2002 döneminde Türkiye benzer ekonomiler arasında 51. sıradayken, 2002’den sonra, AKP iktidarı döneminde 71. sıraya gerilemiş; toplam dış ticaret açığı ortalaması da 1923-2002 döneminde 247 milyar dolarken, AKP iktidarı döneminde 397 milyar dolara yükselmişti.
Kemal Derviş’in “Türkiye’nin Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”nın ülkeyi ne hale getirdiğini başka ekonomik ve sosyal verilere bakarak daha da netleştirmek mümkün tabii… Ama yazıyı daha fazla rakamlara boğmamak için sadece işsizlik, gelir dağılımı adaletsizliği ve borç sorununu anımsamak bile yeterlidir.
Şimdi kimse çıkıp, “Derviş’in programı AKP iktidarı döneminde yoldan saptırılmıştır, Türkiye ekonomisi yanlış yönetilmiştir, dolayısıyla Kemal Derviş’in Faik Öztrak gibi takipçilerinin ve onları parti içinde kritik görevlere getiren CHP’nin bir sorumluluğu yoktur” diyemez. Bu şekilde düşünenlere bir başka CHP milletvekili Binnaz Toprak’ın, Kemal Derviş politikalarıyla AKP’nin ekonomik uygulamaları arasındaki devamlılığı vurgulayan değerlendirmesini anımsatmak isterim. Seçimlerden önce HABERTÜRK gazetesinde yayınlanan söyleşisinde çiçeği burnunda CHP’li Binnaz Toprak aynen şunları söylemekteydi:
Bu ekonomi politikalarını AK Parti başlatmadı, daha önce başladı. Ak Parti çok akıllı davrandı ve o politikaları devam ettirdi. 2002'de devraldıklarında daha önceki birçok hükümetin yaptığı gibi popülist politikalara girişip, parayı har vurup harman savurup ekonomiyi rezil bir hale getirmediler. Milli Selamet'ten itibaren ortaya çıkan Anadolu sermayesi AK Parti döneminde çok güçlendi. Türkiye ekonomisi daha önce 3-5 büyük holdingle gidiyordu, onlara şimdi bir sürü holding katıldı. Kişi başına düşen gelirin artması ve zenginliğin artması bir gerçektir”
Zaten CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da böyle düşündüğü için 15 Ocak 2010 tarihinde İstanbul Atatürk Havalimanı VIP Salonu’nda Kemal Derviş’le yaptığı 2 saatlik görüşmede “Bize destek olmanızı bekliyoruz” talebini dile getirmiş, Derviş de bu çağrıya “Ne isterseniz emrinizdeyim” şeklinde yanıt vermişti. (Milliyet, 16.10.2010)
Kılıçdaroğlu’nun Derviş’ten talep ettiği destek Faik Öztrak, Hurşit Güneş gibi isimlerin parti yönetiminde kritik noktalara tepeden paraşütle getirilmesi olmuştu. Ne var ki CHP’nin seçim yenilgisinin ardından Hurşit Güneş gibi isimler parti üst yönetiminden uzaklaştırılırken, Kemal Derviş’in Hazine Müsteşarı Faik Öztrak, CHP’nin “Ekonomi Politikalarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı” konumunu korudu.
2001’de ülke ekonomisi Kemal Derviş ve Faik Öztrak’a teslim edilmişti. Onların yürürlüğe koyduğu ve o günden beri AKP tarafından da harfiyen uygulanan ekonomi programıyla bugün batağa saplandık! Şimdi eğer Faik Öztrak aynı programı, olası bir CHP iktidarında bir başka Kemal’le, Kemal Kılıçdaroğlu ile uygularsa düze çıkacağız, zengin olacağız! Zira Başbakan Erdoğan’ın geçtiğimiz Nisan ayında açıkladığı 2023 hedefleriyle yarışan CHP de kendi Ulusal Ekonomi Stratejisi’ni kamuoyuna ilan ederken bol bol vaat ediyordu. Buna göre;
2011-2023 döneminde Türkiye genelinde yılda ortalama yüzde 7 büyüme gerçekleştirilecekti. Doğu ve Güneydoğu’da ise yılda ortalama yüzde 9,5 büyüme hedefleniyordu. Kişi başına milli gelir 2023’te 31 500 dolar olacaktı. İç tasarruflar yüzde 15,2’den yüzde 22’ye çıkarılacaktı. İhracatın büyümeye katkısı artacaktı. 2011-2023 döneminde yılda yaklaşık 800 bin kişilik istihdam artışı sağlanacaktı. Yüzde 11,9 olan işsizlik oranı yüzde 6’ya düşecekti. 114 milyar dolar olan ihracat 650 milyar dolara yükselecekti. 2012-2015 dönemi için GSYH’nin yüzde 4,4’ü olarak öngörülen cari açık, 2023’te yüzde 2,5 seviyesine inecekti.
Kısacası herkes zengin ve mutlu olacaktı! 2002’de hedeflenen, ama bugün ülkeyi batağa saplayan “Güçlü Ekonomiye Geçiş”, 2023’te gerçekleşecekti! Millete sallanan yeni muz budur artık!
Olası bir CHP iktidarında ekonomi yönetiminin başına gelecek Kemal Derviş ekibinin gözbebeği Faik Öztrak, bu akşam Ulusal Kanal’da yine aynı masalları mı okuyacak acaba?
Kemal Derviş politikalarının, on yıl sonra yeniden, bu sefer de CHP etiketli Faik Öztrak eliyle pazarlanmasına aracılık etmek ve ortam sağlamak da Ulusal Kanal’a düştü! Ulusal Kanal’a naçizane önerim, en kısa zamanda Kemal Derviş’le de bir program yapmalarıdır! Kemal Derviş'i de davet etsinler ki tam olsun! 
“Geçmiş geleceğe ışık tutmuyorsa akıl karanlıklar içinde yürür.” Ulusal Kanal, Türkiye’nin geçmişini karartanlarla ülkenin geleceğinin aydınlatılabileceğini sanıyorsa, sonuçta akılları bulandırmaktan başka hiçbir şeye hizmet etmeyecektir.

11 Ocak 2012 Çarşamba

NE KALACAK BİZDEN GERİYE?


BİR SORU

Akşamüstü oturdum yol kıyısına
Düşündüm
Ne kalacak bizden geriye
Balkan yaylasından ve bozkırlardan
Kafdağlarına giden şu bulut
Sonsuz mevsimlerle esmerleşen
Şu toprak ve derin çınar ağacı
Biz yokken de vardı

Çocukların şu gülen sarı feneri
Ayışığı
Ve ıssız balkonlarda
Kırmızı biberlerle üzgün yaşlıları
Aynı mandalda kurutan güneş
Çayırda gölgeler bırakacak
Dalgın yeryüzünde çekilirken

Kalabalık çarşılara tortusu
Çökecek
Tüccarın kanpazarından
Mezarlığa taşıdığı paranın
Değirmeni döndüren ter ırmağı
Kuruyunca ardında tuz kalacak
Ve bir anı öfkeli işçilerden

Sinirli kediler bir tekir şerit
Olacak
Ve bir çöl esintisi
Dörtnala kaybolan arap atları
Bir çavdar haritası çizecek
Bozkırı terkeden tarla faresi
Kuş tüyleri gökyüzünün camını
Buzlu yazılarla donatacak

Hersey değişiyor ama ne yapsak
Duracak
Tarihin uzun duvarı
Taşlara kırmızı izler bırakan
Ve aynı kıyıdan yürüyen köle
Silecek kıralların adını
Gene de karanlık dağ başlarında
Yarın bir kin gibi hatırlanacak
Kanlı soy ağacının dalları

Kiraz ve kamıştan kavalımızın
Sesleri
Dağılıyor havada
Bir kuyu ağzından geçiyor gibi
Rüzgarı mor fistanlı zamanın
Bu güzel şarkı da unutulacak
Kıyımlar acılar kanlar içinde
Savrulurken yaşadığımız günler
Bu soruyu mutlaka soracaksın

Ne kaldı ne kaldı bizden geriye?

ONAT KUTLAR
(25 Ocak 1936- 11 Ocak 1995)


10 Ocak 2012 Salı

ERDOĞAN’IN VE PARTİSİNİN ARZUSU…

Eski Genelkurmay Başkanlarından emekli Orgeneral İlker Başbuğ, "Terör örgütü yöneticisi olmak ve darbeye teşebbüs" suçlarını işlediği iddiasıyla sevk edildiği mahkemede tutuklandı. Başbuğ adliye çıkışında "Türkiye Cumhuriyeti'nin 26. Genel Kurmay Başkanı Terör Örgütü kurmak ve yönetmek suçundan tutuklanmıştır. Takdir yüce Türk halkınındır" dedi.
Siyaset dünyası son birkaç gündür emekli orgeneral İlker Başbuğ’un tutuklanması haberiyle çalkalanıyor. Ve en sonunda Başbakan Erdoğan da bu tutuklamayla ilgili olarak dün bir açıklama yaptı:
“Konuyla ilgili bir yasal süreç başlamış vaziyette… Benim herhangi bir değerlendirmede bulunmam uygun olmaz. Ancak iki yıl beraber çalıştığımız bir mesai arkadaşımdır ve burada tutuklama yoluyla değil de tutuksuz yargılama bizim her zamanki arzumuzdur. Bunun süratle neticelenmesi şahsımın ve partimin arzusudur. Bunu isabetli bir yol olarak görmüyoruz.” (Vatan, 10.1.2012)
Ne ilginçtir ki Erdoğan, İlker Başbuğ’un Özel Yetkili Mahkeme’de değil de Yüce Divan’da yargılanması gerektiği yönünde ya da tam aksi istikamette bir görüş bildirmiyor. Sorunun bu yanına hiç değinmiyor. Oysa İlker Başbuğ’un tutuklanmasından sonra siyaset dünyasında ve kamuoyunda tartışılan konu özellikle budur. Anayasa’nın 148. maddesi genelkurmay başkanları ve kuvvet komutanlarının da görevleriyle ilgili suçlardan Yüce Divan'da yargılanacağını belirtiyor. Dolayısıyla Başbuğ’un tutuklanmasından sonra, Anayasa’nın 148. maddesinin farklı yorumlanmasından kaynaklanan bir tartışmadır gidiyor. Ne var ki Başbakan Erdoğan dünkü açıklamasında bu konuya hiç değinmeden sadece “tutuklama yoluyla değil de tutuksuz yargılama bizim her zamanki arzumuzdur” diyor ve kendisinin ve partisinin isteğinin bu olduğunu özellikle vurgulama ihtiyacı hissediyor.
Erdoğan’ın bu açıklanması nasıl yorumlanmalıdır?
Öncelikle belirtilmelidir ki emekli Org. İlker Başbuğ tutuklanan ilk yüksek rütbeli komutan değildir. Silivri Cezaevi neredeyse bir ikinci “Genelkurmay Başkanlığı” haline geldi. Ayrıca gazeteciler, yazarlar, akademisyenler, siyasetçiler de yıllardan beri tutuklu olarak yargılanıyorlar. Neyle suçlandığı resmi olarak açıklanmadan aylarca tutuklu kalanlar var. Süreç bu şekilde devam ederse, açıklanan iddianamelerin kapsamı da dikkate alındığında, bu yargılamaların daha yıllarca süreceğini öngörmek zor olmasa gerek… Kısacası, kamuoyunda Ergenekon, Balyoz, İnternet Andıcı, Oda TV gibi isimlerle anılan davaların yargılama sürecinin aslında çoktan bir cezalandırma halini aldığı açıktır. Masumiyet karinesi ayaklar altına alınarak cezalar çoktan kesilmiştir aslında… Hukuk dünyasında ve kamuoyu vicdanında oluşan kanaat bu yöndedir. 
Durum böyle olmasına rağmen, Başbakan Erdoğan bugüne kadar “tutuksuz yargılama bizim her zamanki arzumuzdur. Bunun süratle neticelenmesi şahsımın ve partimin arzusudur. Bunu isabetli bir yol olarak görmüyoruz” şeklinde belirgin ve ses getiren bir çıkış yapmamıştı. Şimdi böyle konuştuğuna göre ya “iki yıl çalıştığı bir mesai arkadaşı” olduğu için, Erdoğan bir anlamda İlker Başbuğ’u desteklemektedir ya da Başbakan Erdoğan’ın İlker Başbuğ’un tutuklanmasına karşı çıkar gibi görünen bu açıklaması aslında tam tersi sonuçlar yaratacağı hesaplanarak kasıtlı olarak yapılmıştır.
Öncelikle gözden kaçırılmamalıdır ki, yukarıdaki açıklamayı yapan kişi Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanıdır. Sıradan bir yurttaş ya da bu konuda –örneğin benim gibi- yorum yapan sıradan biri değildir. Siyasi iktidarın başıdır. Yetki ve sorumluluk sahibidir. Ayrıca Türkiye’de yargı bağımsızlığını zedeleyen olay ve olgular da dikkate alındığında Başbakan’ın bu şekilde konuşması onun salt şahsi arzusu olarak da görülemez. Başbakan siyasi bir kişiliktir ve salt bu nedenden ötürü bile olsa, kamuoyuna açıkladığı görüş ve düşünceleri de siyasi sonuç yaratma etkisindedir. Sonuçta hangi niyetle söylenmiş olursa olsun, Erdoğan’ın demeci aslında yargıya bir müdahaledir. Kaldı ki bu talebin sadece kendisinin değil, partisinin de bir arzusu olduğunu vurgulayarak açıklamaya siyasi bir boyut katan da Erdoğan’dır.
Önce “Konuyla ilgili bir yasal süreç başlamış vaziyette… Benim herhangi bir değerlendirmede bulunmam uygun olmaz” demek, ama hemen arkasından “burada tutuklama yoluyla değil de tutuksuz yargılama bizim her zamanki arzumuzdur. Bunun süratle neticelenmesi şahsımın ve partimin arzusudur. Bunu isabetli bir yol olarak görmüyoruz” şeklinde konuşmak açık bir çelişki yaratıyor. Hele ki Başbakan gibi siyasi yetki ve sorumluluk sahibi bir kişi bu sözleri söylediğinde…
Eğer herhangi bir değerlendirmede bulunmak uygun olmayacaksa ve bunun nedeni de yasal sürecin başlamış olmasıysa, o zaman Erdoğan’ın, kendisinin ve partisinin yargılamaların tutuklu mu tutuksuz mu yapılması gerektiği konusundaki görüşlerini beyan etmesi; üstelik tutuklu yargılanma durumunu kastederek “bunu isabetli bir yol olarak görmüyoruz” demesi ve “Bunun süratle neticelenmesi şahsımın ve partimin arzusudur” şeklinde konuşması yargıya müdahale amacı taşımıyor mu?
Ne var ki Başbakan Erdoğan’ın çıkışı, İlker Başbuğ ve onun konumunda olanlar için tutuksuz yargılanma sonucunu yaratacak bir nitelikte midir? Açıkçası Erdoğan’ın bu niyetle konuştuğunu sanmıyorum. Örneğin İlker Başbuğ’un avukatları bu tutuklama kararına itiraz ettiklerinde, bu itirazı değerlendiren makam, Başbakan Erdoğan’ın bu son açıklaması da dikkate alındığında, tutuksuz yargılama yapılması ve İlker Başbuğ’un salıverilmesi yönünde bir karar alabilir mi artık?
Eğer bu yönde bir karar verilirse, bu hâkimlerin siyasi iktidardan gelen taleplere ve açıklamalara bağlı olarak hareket ettiklerine yönelik bugüne kadar yapılan eleştirileri haklı çıkaran bir davranış ve somut örnek olacaktır. Erdoğan’ın açıklaması, içeriği ne olursa olsun, aslında İlker Başbuğ’un tutuklanmasına yapılacak itirazların reddedilmesi olasılığını güçlendiren bir etki yaratmıştır ki bu da bir anlamda Erdoğan’ın başlamış olan yasal sürece dolaylı bir müdahalesidir.
Başbakan’ın ve partisinin gerçek arzusunun kamuoyuna açıkladıkları mı, yoksa bu açıklamalarla elde etmeyi amaçladıkları mı olduğuna dikkat edilmelidir.

9 Ocak 2012 Pazartesi

MECLİS Mİ, ÇİFTLİK Mİ?

“TBMM’nin 1 500’ü İstanbul’da olmak üzere 7 500 personeli bulunuyor.”
Sözcü gazetesinden Saygı Öztürk, “87 Danışmanlı Başkan” başlıklı yazısına bu çarpıcı saptamayla başlıyor. (Sözcü, 9.1.2012)
TBMM’de 550 milletvekili olduğuna göre, demek ki milletvekili başına 13 personel düşüyor. Bir milletvekili yasama görevi yapsın diye, millet açıktan 13 kişiyi sırtında taşıyor!
Saygı Öztürk’ün bildirdiğine göre “TBMM Başkanı Cemil Çiçek bugüne kadar izlenmiş personel politikasından alabildiğine rahatsız” imiş! TBMM Başkanı bu rahatsızlığını da şöyle dile getiriyor:
“Benim tam 87 danışmanım var. Bunları bulup bir toplantı yapmak, tanımak istedim. Ancak 20’sine ulaşabildik. Diğerlerinin nerede olduğu bile bilinmiyor. Bugüne kadar ne o danışmanlardan bana herhangi bir öneri geldi, ne de ben birisine herhangi bir şey sordum. Artık onların erimesini bekleyeceğiz ve yeni danışman almayacağız.”
Artık düşünün, herkesin gözü önünde bulunan ve diğer milletvekillerine göre iş yükü ve sorumluluğu çok daha fazla olan TBMM Başkanı bile, bugüne kadar danışmanlarından kendisine bir öneri gelmeden ve kendisi de onlara herhangi bir şey sormadan işlerini yürütebiliyorsa, o zaman gerek onun gerekse diğer milletvekillerinin danışmanları ne işe yarar? “Danışman” sıfatıyla Meclis’e çöreklenmiş olan bu kişiler ne iş yapar ve bunun karşılığında ne tür imkanlardan yararlanır?
Meclis Başkanı’nın 87 danışmanından ancak 20’sine ulaşabildiğini, gerisinin nerede olduğunu bile bilmediğini itiraf etmesi, TBMM’nin nasıl bir “çiftlik” haline geldiğinin en güzel göstergesi değil mi?
Peki, akıbeti meçhul (!) bu danışmanlar, verdikleri “danışmanlık hizmeti” (!) karşılığında ne kadar maaş alıyorlar?
Sorunun yanıtını 17 Aralık 2011 tarihli Vatan gazetesinden öğreniyoruz:
“Yeni bir düzenlemeyle milletvekili danışmanının maaşı 2000 TL'den 5400 TL'ye çıkarıldı. TBMM'de önceki gün yürürlüğe giren yeni Teşkilat Kanunu ile Meclis personeline zam geldi. Milletvekili danışmanının maaşı 2000 TL'den 5400 TL'ye çıkarıldı. Böylece danışmanların alacağı ücret, 11 bin TL maaş alan vekillerin yarısı kadar olacak. HABERTÜRK'ün haberine göre, Meclis Başkanı Cemil Çiçek'in danışmanları 6 bin 446 TL maaş alacak. Düzenlemeyle 2. danışman statüsü verilen sekreterlerin maaşı da 4 bin 705 TL olacak. Meclis'te grubu bulunan partilerin danışman sayısı artırılırken, gruplara danışmanlık yapacak kişilerin maaşı da 5 bin 479 TL olacak.” (Vatan, 17.12.2011)
Haberde belirtilen bu maaşlar brüt bile olsa, yine de ne iş yaptığı, hatta nerede olduğu bile bilinmeyen danışmanların ayda en az 4-5 bin TL maaş alacakları açıktır! Örneğin Cemil Çiçek’in nerede olduklarını bilmediğini itiraf ettiği ve bugüne kadar kendisine hiçbir yararı dokunmadığını söylediği danışmanları, bundan sonra 6 446 TL maaş alacaklar! Buna “yasal soygun” denmez de ne denir peki?
Cemil Çiçek’in milletin sırtında kambur olan bu beleşçi kadrolardan kurtulmak için önerdiği çözüm ise “beklemek”! “Artık onların erimesini bekleyeceğiz ve yeni danışman almayacağız” diyor TBMM Başkanı…
Gerçi TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nun 19 Kasım 2011 tarihinde kabul ettiği TBMM’nin teşkilat ve personel yapısında önemli değişiklikler öngören yasa teklifi, TBMM Genel Sekreterlik kadrolarında görev yapanları emekliliğe teşvik edecek düzenlemeler öneriyordu. Buna göre teklifin kanunlaşmasının ardından emekli aylığı bağlanmaya hak kazanan ve bu tarihten itibaren 4 ay içinde emeklilik başvurusunda bulunanlara ödenecek emekli ikramiyesi tutarı yeniden düzenleniyordu. Böylece yasanın yayımı tarihi itibarıyla yaş haddinden emekliliğine en fazla 3 yıl kalanlara yüzde 30; 3 yıldan çok 6 yıldan az kalanlara yüzde 40; 6 yıldan fazla kalanlara da yüzde 50 oranında fazla emekli ikramiyesi ödenecekti. Kısacası TBMM Genel Sekreterliği’nde birikmiş olan ve Cemil Çiçek’in nerede olduklarını bile bilmediğini itiraf ettiği müşavir fazlaları, bu kişilere yeni maddi kazançlar sağlayarak tasfiye edilmeye çalışılıyordu.
Ama bugün Cemil Çiçek “artık onların erimesini bekleyeceğiz” dediğine göre, bu teşviklerin de işe yaramayacağı düşünülüyor olsa gerek… Gerçekten de her ay beleşten 5-6 bin TL maaş almak ve emekliğe kadar bu şekilde ekmek elden su gölden yaşamak varken, kim üç beş kuruşluk teşvikin cazibesine kapılır ki?
Millete “demokrasinin vazgeçilmez unsuru” olarak pazarlanan partilerin oluşturduğu, sözde “milli iradenin tecelli ettiği kurum” olan TBMM’nin bugün durumu budur. Ve Türkiye’de millete “demokrasi” diye pazarlana ucubelik de böyle bir şeydir işte… Ama ne acıdır ki bu tablo Türkiye’de kimseyi rahatsız etmez. Çünkü her millet hak ettiği şekilde yönetilir!